Z Kuşağı Gözünden Yeni Dönem Beklentileri

2021’e girmeden önce ekibimizden Z kuşağı yazarımıza sorduk:

Yeni dönemde Z Kuşağının Alışkanlıkları ve Beklentileri Nelerdir?

Hepimizin ilk defa deneyimlediği bu süreçte gençlerin, üniversite öğrencilerinin, yeni mezunların, iş başvurusu sürecinde olanların ya da henüz işe başlayanların hayatlarında ve rutinlerinde ne gibi değişiklikler oldu, ya da olmaya devam ediyor?

Sanırım öncelikli olarak Z kuşağı derken kimlerden bahsettiğimizi kısaca açıklamakta fayda var. Tam olarak sınırları keskin olan bir demografik grup olmasa da 90’lı yılların sonları ile erken 2000’li yıllar arasında doğan, işte o kuşak!

Uzaktan çalışmanın, online ders/iş/toplantı takibinin ve yürüttüğümüz tüm dijital proje planlama süreçlerinin artık hepimizin alışkanlığı, hatta zaman zaman tercihi haline dönüştüğü bir dönemdeyiz. Bu dönüşümde kurumların da – özellikle dijital olarak – kendilerini güncellemelerinin oldukça önemli olduğundan bahsediyoruz. Peki Z kuşağı için de aynı durum söz konusu mu? Bu çağın insanı olarak bizlerin de sahip olmadığı ya da öğrenmemiz gereken başka iş yapış biçimleri var mı?

Mekandan bağımsız çalışmayla birlikte iş hayatına yeni atılan ya da atılmak için hazırlanan gençler öğrenme süreçlerini bir süredir Zoom üzerinden tamamlıyor. Bir rol model ya da gerçek hayatta, sahada takım çalışmasını deneyimlemeden bunu uzaktan öğrenmenin aslında zaman zaman zorlayıcı olduğu ve desteklenmesi gerektiği bir dönem. Çalışma alanlarında farklı iş kollarında gözlem yapabilme, yöneticilerle dirsek temasında çalışabilme, modelleyerek öğrenme dönemi artık dijitalleşiyor. Fakat dijitalleşirken bazı noktaları yeteri kadar tecrübe edemiyor, belki de öğrenme sürecimizi ancak belirli bir yetkinliğe kadar tamamlayabiliyoruz.

Bugüne kadar üniversite sınavları, üniversite süreci, stajlar ve yarı zamanlı işler kapsamında evden çalışma hayatımızda halihazırda yeri olan bir kavramdı. Özellikle okulda aldığımız eğitimin üzerine okul sonrası ek çalışmalar, etüt saatleri, kişisel gelişim aktiviteleri vb. kapsamında mekândan bağımsız çalışma alışkanlığımızı devam ettiriyorduk. Fakat hedefe yönelik, belirli bir amaç için ortaya koyulan emeğin belirsizlik sürecinde aynı oranda gösterilmesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım mı? Belirsizliğin, gri alanın içerisinde yolumuzu bulmanın zorlayıcı fakat öğretici olduğu ama aynı zamanda da ne zaman biteceğini öngöremediğimiz bir süreç… Peki tüm bu gözlemlerimiz, deneyimlerimiz, yaşadıklarımız ve hissettiklerimiz konusunda tercihlerimizi ve hayat standardımızı nasıl belirleyeceğiz?

Bu yazıyı bir araya getirme sürecinde okuduklarıma ve deneyimlerime ek olarak bir de arkadaşlarıma sordum: Yeni dönemde çalışma/yaşam ve iş-hayat dengesi hakkında sizin aklınıza gelen ilk soru nedir? Gelen cevapları da göz önünde bulundurarak, yazının tümünde bir görecelilik anlayışını olduğunu ve okuyucular üzerinde bir farkındalık ve alternatif düşüncelere yer verme konusunda bilinç yaratacağını öngörüyorum.

WhatsApp üzerinden kısaca yaptığımız beyin fırtınası şu şekilde gelişti:

  • Esnek çalışma ve kısaltılmış çalışma saatleri diyoruz fakat evden çalışırken sınırları pek koruyamadığımız için aslında “overtime” (fazla mesai) yapmış olmuyor muyuz?
  • Günümüz ekonomisinde ailemizin bizleri alıştırdığı standartları, bizler çalışmaya başladığımızda kendimize sağlayabilecek miyiz?
  • Evden çalışma/online çalışma uzun vadede devam ederse veya benimsenirse bu, iş hayatlarımızın sosyal yanını nasıl etkileyecek?
  • Politik veya toplumsal belirsizlik dönemlerinde hayata atılmanın beklenmedik getirileri olabilir mi?
  • Neden kalıplar halinde düşünüyor ve bu yeni yüzyıla ait yeni fikirler üretmeye çalışmıyoruz da eskiden söylenmiş olanları değerlendirmeye alıyoruz?
  • Teknolojiye bakış açımız nedir?

Dijital dönüşüme adapte olmak bizim için pek fazla zor olmadı, zaten sıklıkla ailemiz ve arkadaşlarımızla “FaceTime yapmaya” alışkın değil miydik?

Şehirde ve yakın mesafede yaşasak bile zamansızlık, yüksek tempo ya da daha hızlı bir iletişim akışı için görüntülü konuşmayı ya da sosyal medyayı tercih ediyorduk. Bu rutini gündelik yaşam döngümüzden iş veya akademik alışkanlıklarımızın içine de entegre ettik. Bir süredir herkesin verdiği örnek: üstümüzde gömlek, altımızda pijama ile karmaşık “iş yapış modası” içerisindeyiz. Sınırların aslında kalktığı, mekândan bağımsız her şeyi her zaman yapabildiğimiz ve yaptığımız bir dönemdeyiz. Bu ne kadar doğru ne kadar verimli ya da sağlıklı tabii ki tartışılabilir.

Artık sınırlarımızı korumak için bizim karar vermemiz ve bunu dile getirmemiz gerekiyor.

Her zaman ulaşılabilir olma hali sınırlarımızı korumamıza ne kadar yardımcı oluyor? Y da belki bu sınırsızlık ya da esnek olmaya elverişli bakış açısı Z kuşağının hoşuna mı gidiyor? Bir kurum ya da otorite baskısı olmadan çalışmak, üretmek, istenilen zamanda çalışabilme özgürlüğü verimli olmanın temel göstergeleri olabilir mi? Tüm bu soruların cevapları tabii ki herkese göre farklılık gösteriyor ama görsel bir şekilde ifade etmek gerekirse, bir jöle gibi hem her kalıba uyum sağlayabiliyor hem de pastanın katmanlarını bir arada tutabilmek adına birleştirici özellik gösteriyoruz.

Takım çalışmasını, beraber olmayı, birlikte paylaşmayı ve başarmayı çok özledik. Fakat rekabet ve iş birliği yapma arasındaki sınırı nasıl çizeceğiz?

Uzaktan, belki de fiziksel olarak henüz tanışmaya fırsatımızın olmadığı çalışma arkadaşlarımızla nasıl bir takım çalışması yönetmemiz bekleniyor ya da bu beklentinin kurallarını bizler koyup mu hayata geçiriyoruz? Harvard Business Review Türkiye, Eylül 2020 sayısında okuduğum üzere “zorlaşan şartlar ve artan rekabet gençleri biraz daha içine kapanmaya itiyor gibi görünüyor. Kurumlar da henüz gençlere kendilerini anlatma ve değer önermelerini tam olarak yansıtma konusunda yeterince iyi performans ortaya koyamıyor.” Bu noktada Z kuşağına rekabet ve iş birliği yapma arasındaki farkı ve aynı zamanda bu iki kavramın birbirini destekleyici unsurları öğretmek gerekiyor diye düşünüyorum. Organik bir birliktelik yaratmak adına her iki açıdan da sürecin yöneticiler tarafından desteklenmesi önemli. Avi Alkaş’ın bizlerle son dönemde sık sık paylaştığı gibi “rekaber” hareket etmemiz gereken bir dönemdeyiz. Yolun sonunu kimsenin tam olarak net göremediği bu günlerde beraber bir şekilde rekabet etmek, birbirimize destek olmak oldukça önem taşıyor.  Her ne kadar uzaktan çalışabiliyor, her gün belirli bir kıyafet zorunluluğu olmadan toplantılarımıza katılabiliyor olsak da, HAN Spaces’de de bahsettiğimiz üzere, teknolojiyi ve esnek çalışmanın kazanımını, birlikte ve beraber olmaya tercih etmemeliyiz.

Bu noktada da yeni dönemin hibrit çalışma modeli devreye giriyor. Uzaktan ve ofisten çalışmanın arasında konumlanan bu model aslında yeni nesil için oldukça avantajlı. Her iki çalışma düzeninin hedef kitleleri ayrım gösterirken aynı zamanda kesişim kümeleri de mevcut. Bu şartlar altında, verimi yüksek tutmak adına hibrit bir geleceğin varlığını yadsıyamayız. Böylelikle belirsizlik döneminde bile iki tip çalışanı mutlu edebilmek üzere orta yolu tercih edilebilir ve daha geniş bir kitleye elverişli standartlar sunulabilir.

Verimlilik demişken, artık iyi bir odaklanma ile kısa sürede yapılacak listemizden daha fazla maddenin üzerini çizebildiğimizi fark ettik. Finlandiya başbakanı Sanna Marin’in de desteklediği üzere günlük 8 saatten az çalışmak, artan üretkenlikle dengelenebilir. Fakat bu dengeyi henüz kurmakta zorlanan bir genç kesimin varlığını da göz ardı edemeyiz. Evden çalışmakta, odaklanmakta zorlanan gençler ortak çalışma alanlarına, sosyal dayanışmaya ve atmosfer değişikliğine ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden iş birliğini, ortak çalışmayı, arkadaşlığı ve dayanışmayı destekleyecek “flex space”ler aslında günümüzün yükselen modern yaşam trendleri arasında.

Doğru iletişim ve iyi bir liderlik

Belirsizliğin bu kadar ön planda olduğu bir süreçte henüz tecrübesiz adayların kurumlar tarafından desteklenmeye ihtiyacı oluyor. İletişimin neredeyse hiç kesilmediği ve kalitesinin önemini oldukça iyi anladığımız bir çağdayız. Online olarak bu kadar erişilebilirken karşılaştığımız pürüzleri en aza indirebilmek için iletişimde empatinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Daha duygusal ve alışılagelmedik bir süreçte olduğumuz için liderlerin ekipleriyle kuvvetli bir iletişim akışı içerisinde olması hem motivasyon hem de verimlilik için önem taşıyor. Z kuşağı daha çevik ve hedefe yönelik hareket edebilmek için net bir yönlendirme bekliyor. Fakat aynı zamanda yaratıcılığın ve özgün dokunuşların yapılan işe aktarımı için bu yönlendirmenin liderler tarafından kısıtlayıcı değil, destekleyici olması gerekiyor.

Duyguların da ön planda olduğu bu yeni dönemde; odaklanma, iyi olma hali, beden ve zihin sağlığı konusunda hepimizin desteğe ihtiyacı var. Z kuşağının belki henüz tecrübe ettiği bazı rutinler de bu açıdan desteklenmeli. Kurumların İyi Olma Hali – Wellness alanında çalışanlarına belirli aralıklarla eğitimler, bireysel destek alabileceği platform ve hizmetler sunmasının son derece değerli bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Mindfulness – Farkındalık pratikleri artık günümüzde hepimizin erişebileceğiz kaynaklar üzerinden paylaşılıyor. Practical Mindfulness: A step-by-step guide kitabında da yer aldığı üzere, İyi Olma Hali’nin bileşkesinde daha iyi iletişim kurabilme, hedefe yönelik ilerleyebilme, daha iyi bir bilgi birikimi, iyi bir dinleyici olma, kaygı ve endişenin azalması, daha sıkı bir konsantrasyon ve karar verme becerisi gibi alt başlıklar yer alıyor.

Şimdi ise artık 2020’nin bize kattığı bu her alanda büyüme ve kişisel gelişim duygu ve yetkinliklerini hatırlayıp, yeni yıla sağlıkla başlama vakti. 2020’den öğrendiğimiz, 2021’in bize öğreteceği daha çok şey var! İnanıyorum ki yeni yıl, bizlere deneyimlediğimiz tüm bu süreçlerin üzerine koyabileceğimiz bir alan açacak ve zamanı gelince tekrar birlikte sofralara oturduğumuz, sarılabildiğimiz, çekinmeden seyahat edebileceğimiz güzel AN’lar getirecek.

Yeni yılın sizlere sağlıklı, huzurlu ve mutlu AN’lar getirmesini diliyor, umut ve heyecanınıza gönülden eşlik ediyoruz.

Sevgilerimizle,

Re-Set Workspace, 2020